Önce haçlı orduları olarak geldiler. Topraklarımızı, medeniyetimizi tarumar ettiler. Barbarlıkları yere göğe nakşedildi. İşgalci, sömürgeci olarak nam tuttular. Umduklarına eremeyince asırlar sonra kurtarıcı gibi geldiler. Fakirliğe karşı, cehalete karşı, kağnı arabalarına karşı çarelerle geldiler. Şeker gösterip peşlerinden sürüklediler. Ordularıyla yapamadıklarını ağızlarıyla, kalemleriyle yaptılar. Silah yerine parayı, paranın geçmediği yerde cinsiyeti kullandılar. Kim ne ile kanacaksa onu bulup verdiler.
İslam, batıdan veya başka bir yerden “yararlıyı” almamızı engellemiyor. İyinin ve hikmetin peşinde olmamız zaten dinimizin emridir. Yasakladığı şey, ayrım yapmadan her ne gelirse almak, helal ve haramı bir kenara itmek, önemli ile öncelikliyi tefrik edememektir.
Medine medeniyeti ile Viyana medeniyeti buluşur mu?
Kur’an etrafında kenetlenmiş, sıfırdan bir medeniyet kurmuş, yiyeceğinden giyeceğine, mescidinden evine, düğününden cenazesine her şeyini kendine has yapmış bir ümmet başkalarına muhtaç olur mu?
Güneş’in doğduğu yerde yaşayanlar neden önceki güneşlerin battığı yere özenirler?
Batıda ve batılıda ne var?
Asırlar oldu, ne cevabı bulunabildi ne de alternatifi. Her geçen gün acı hatıralarla dolu olduğu halde doğudan batıya yöneliş özentisi bitmedi. Bitmek bir kenara özenti arttı.
Özenti önce teknolojide başladı. Araba, uçak, gemi derken kültüre sıçradı. Örf ve âdeti etkiledi. Artık imanın en temel ilkeleri bile batıdan etkilenme durumuna geldi.
Evlerimizi, mekteplerimizi, kılık kıyafetimizi hatta camilerimizi etkisi altına alan bir batı hayranlığı, batıya göre olma, ondan aşağı kalmama, kimi zaman da batıcılıkta yarışma kasırgası yaşıyoruz.
Ya orduları ile gelip işgal ettiler, sömürdüler, ölçüp biçip şekil verdiler.
Veya eğitim adı altında ayaklarına çağırdılar, fabrikalarında iş verdiler, sokaklarını temizlettiler, kendilerine hayran bıraktılar. Neticede siyasetten kültüre insanlar üzerinde en etkin kurumları kendilerine çevirdiler.
Önce haçlı orduları olarak geldiler. Topraklarımızı, medeniyetimizi tarumar ettiler. Barbarlıkları yere göğe nakşedildi. İşgalci, sömürgeci olarak nam tuttular. Umduklarına eremeyince asırlar sonra kurtarıcı gibi geldiler. Fakirliğe karşı, cehalete karşı, kağnı arabalarına karşı çarelerle geldiler. Şeker gösterip peşlerinden sürüklediler. Ordularıyla yapamadıklarını ağızlarıyla, kalemleriyle yaptılar. Silah yerine parayı, paranın geçmediği yerde cinsiyeti kullandılar. Kim ne ile kanacaksa onu bulup verdiler.
İçi ne ile dolu olduğu belli olmayan süslü kavramlarla geldiler. Hürriyet, demokrasi, eşitlik, kadın, onur, saygı, hoşgörü, zenginlik, lüks, medeniyet. dediler.
Sonra da onların giydiğini giymeyeni öcü, sakalı uzun olanı köylü, çatalı sağ elle tutanı barbar gördüler. Hoşgörü dediler, onlara ait olmayan hiçbir şeyi hoş görmediler. İçi dolmamış vaatlerle asırlardır konuşuyorlar.
Ama peşlerinden sürükleyebildiler. Kaç nesil onların statlarına, salonlarına koştu. Oyunlar oynandı. Düdükler çalınca ne dünya kaldı elimizde, ne de din! Ne doğulu olabildik ne de batılı.
Evimize, odamıza nasıl girdiler?
· İçimizden batıya yönelenlerin kimisi İslam’dan sıyrıldığı için batıyı yeni kimliği gibi gördü.
· Kimi, İslam toplumunda İslam’ı temsil ettiği varsayılan şahsiyetlere karşı tepki olarak batıya özendi.
· Kimi, zaten Müslüman olmadığı için, İslam toplumunun zayıflamasını fırsat bilip Kıble’nin batı olması için uğraştı.
· Kimi, cehaletinin veya açlığının, gafletinin sonucu tuzağa düştü, batı adına kullanıldı.
· Ve büyük bir kitle de işiyle, eşiyle meşgul olduğu için olup biteni anlamadı. Anladıysa da aldırmadı. Varlığı yokluğundan daha tehlikeli oldu.
İnsan ilahlaştırıldı:
İnsan kendi kaderini yazan, evrenin yegâne hâkimi, değiştiren ama değişmeyi kabul etmeyen, zevkini put edinen bir varlık haline geldi. Ancak bu özellikleri bütün insanlara vaat ettiler, sadece batının öz evlatları için kullandılar. Üvey çocuklar sadece şeker yaladılar.
“İnsan hakları” diye ürettikleri felsefeyi, insanın olduğu her yerde uygulayacaklarını iddia edip, çıkarları olan yerlerde uyguladılar. Batıya döndüğümüzde önümüzde, zevkiyle, çıkarıyla, işi ve aşıyla ilahlaştırılmış bir insan tipi gördük. İnsanı ilahlaştırdılar; ama batırarak, sefil hale getirerek. Şehvetinin kölesi olmuş, tüketen ve azan bir insan olarak.
Her şey madde oldu:
Neredeyse “Kaç yaşındasın, nerelisin?” gibi tanışma soruları yerine “Kaç paran var?” diye sorulur hale geldi. Paran olsun da canın çıksın zararı yok, anlayışı esir etti. Ruh ve maneviyat kapı dışı edildi. Parası olan ama asla mutlu olmayan insanlar, işi olan; ama eşini boşayan insanlar, tertemiz evi yerine pis kahve köşelerinde oturan insanlar, bir futbola, bir film izlemeye saatler feda eden insanlar ibret vesikası zavallılar olarak görülmedi.
Kendi çocuklarına, ebeveynine vakit bulamayan insanlar, vakit darlığından şikâyet edenler vakti en ucuz nesne olarak harcayıp tükettiler. En muteber slogan şu oldu: Paran olsun da ne olursan ol.
Çıkarcı/menfaatçi bir çağ oldu:
Nezakete, ahlâka, sevgiye, nefrete, akrabalığa bile menfaatler çerçeve çizdi.
Din ve dünya ayrıldı diye iddia edildi:
Gerçekte ise asla din ile dünyayı ayırmadılar. Dini dünyaya ezdirdiler. İstedikleri zaman dini kullandılar. Samimi bir din yaşamak isteyen ise “laiklik” kıskacına alındı. Mescitlere hapsedilmiş bir din istediler. Sonra da mescitleri bile şekillendirdiler. Gitgide Müslümanları bile modern çağda din olmaz safsatasına ikna ettiler.
Gerçek ise şuydu: Eğer din, papazların elinde zevklere ve yorumlara uygun hale sokulabilmiş bir din ise o din, batıya da Doğu’ya da uygun bir dindir. Eğer Allah’tan geldiği gibi berrak hali ile yaşanacaksa o din, teknolojiye, uygarlığa, kılık kıyafete, çağdaşlığın bütün gereklerine aykırı ve ayak bağı bir dindir. Din ile dünyayı ayırdık dediler; ama sözlerinde durmadılar. Müslümanları hiç dinleri ile baş başa bırakmadılar.
Ölümü kafalardan sildiler:
Herkes hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar oldu. Ölüm öldürülemedi; ama yok sayılabildi.
Bıçağı kemiğe dayadılar:
Neye inanıp neye inanılmaması gerektiğini belirlemeye başladılar. İman esaslarını zedeleyecek düşünceleri zihinlere soktular. Kur’an tartışılabilir, Peygamber (sav)’in sözleri temelden reddedilebilir veya elenerek alınabilir hale getirildi. Kur’an ve Kur’an ilimlerini öğrenmek, öğretmek yatırıma değmez emeklerden addedildi. Kimilerine göre geleceği olmayan, tatillerde vakit ayrılabilecek çalışmalardan sayıldı.
Kadından tabyalar kurdular:
Doğurmaması için her türlü teşvik yapıldı. Sekreter oldu. Ticarete alet edildi. Paranın en cazip davetçisi oldu. Erkeğin tahakkümünden kurtarıldı; hayatın bütün yükü sırtına kondu. Erkeğin kendisinden kurtuldu, parasına esir oldu. Doğurduğuna 18 yaşına gelinceye kadar konuştu. Ondan sonra yılda bir güne gömüldü.
Teyze oldu, nene oldu, meşhur oldu; ama ayağının altında kuru toprak bile bulamadı. Kadını silikon kadına çevirdiler. Erkeği kadını ile herkes kadını ve kadının haklarını savundular. Kadını en çok sömürenler ise, onun haklarını en çok savunanlar oldu.
Bunalımlar çağını açtılar:
Evinden, işinden, çocuklarından hatta parasından bunalan insanlar ihdas ettiler. Huzuru sadece “huzur evlerinde” verebildiler. Huzur ve saadetin kaynağı olan ibadeti kenara itince insanları uyuşturuculara, ağrı kesicilere mahkûm ettiler. İnsanları büyücülere, üfürükçülere esir ettiler.
Sorun hayır-şer sorunudur
İslam, batıdan veya başka bir yerden “yararlıyı” almamızı engellemiyor. İyinin ve hikmetin peşinde olmamız zaten dinimizin emridir. Yasakladığı şey, ayrım yapmadan her ne gelirse almak, helal ve haramı bir kenara itmek, önemli ile öncelikliyi tefrik edememektir.
Buna göre batı bataklığından gelenle, batı kökenli olan aynı terazide tartılmamaktadır. Batıdan alınanlar için şu ölçüleri kullanabiliriz:
a- Alınan şey, onların dinine ait ise veya geldiğinde bizim dinimizin temellerinden birine sızacak ve akidemize etki edecekse bu alıntı küfre kadar kayabilen bir risktir.
b- Ahlâkı yönlendiren ve faziletlerde erimeye neden olan bir alıntı ise en iyimser ihtimalle böyle bir alıntı fasıklığa teşviktir.
c- İslam toplumunun değerlerini, değerlendirme anlayışlarını, dinden kaynaklanan örfünü değiştirecek alıntılar ise haramdır.
d- Teknik, sanat, ziraat ve yönetim tarzına ait konularda, ölçüleri aşmayan alıntılar ise mübahtır.