Şu Sarhoşa Bak-2

Şu sarhoşa bak, bir de camide namaz kıldığını zannederek ümmetin perişan hâline ağlamayı bile beceremeyen Müslüman’a bak! Sarhoşa bak, sarhoşun hâline bak, sarhoş dediğine bak! Bir de diploma peşinde koşmaktan otuz yaşına geldiği hâlde hâlâ ümmetine bir zırnık faydası olmamış, hâlâ kendisi için, makamı için, koltuğu için bir şeyler yapmaya çalışan, emekli olduktan sonra umre yaparak en büyük Müslümanlık kampanyalarına katılacağını zanneden nesle bak… bir de sarhoşa bak!

Şu sarhoşa bak, bir de camide namaz kıldığını zannederek ümmetin perişan hâline ağlamayı bile beceremeyen Müslüman’a bak! Sarhoşa bak, sarhoşun hâline bak, sarhoş dediğine bak! Bir de diploma peşinde koşmaktan otuz yaşına geldiği hâlde hâlâ ümmetine bir zırnık faydası olmamış, hâlâ kendisi için, makamı için, koltuğu için bir şeyler yapmaya çalışan, emekli olduktan sonra umre yaparak en büyük Müslümanlık kampanyalarına katılacağını zanneden nesle bak… bir de sarhoşa bak!

Aziz kardeşlerim,

Rasûlullah (sav) Efendimizin ilk iman eden insanlardan oluşan ashabı, bizim “ashab-ı kiram” diye bildiğimiz ilk nesil hakkında bazı tespitlerimizi yeniden hatırlamamızda fayda var.

Haziran ayındaki makalemizden sonra bu yazımızda, iki sahabiden söz edeceğiz. Biri Sad bin Ebi Vakkas (ra)’tır. Efendimiz (sav)’in yakın akrabalarından ve cennetle müjdelenmiş, yaşarken cennet kokuları almış bir Müslüman, Sad bin Ebi Vakkas (ra). Bir de Ebu Mihcen es-Sekafî isimli bir sahabi var. Ebu Mihcen de Resûlullah(sav)’in son senelerinde Müslüman olmuş, sahabilik unvanını yakalamış, Allah’ın cennetle müjdelediği insanlardan olmuş biridir.

Bu iki sahabinin üzerinden bugün Müslümanlığımızın bir boyutunu ele almaya çalışacağız.

Sad bin Ebi Vakkas (ra), Ömer bin Hattab’ın halife olduğu zamanda bugünkü İran topraklarını fetheden sahabidir. Allah ondan ebediyen razı olsun ve bize de onun girdiği cennetlerde, yanında bulunup o zaman ve yerde inşallah eli mi öpülür, ayakları mı öpülür, onunla buluşup feyizli yüzünü, bereketli ellerini görmeyi nasip etsin. Dua ediyoruz, âmin diyoruz.

O zamanki İran, bir Mecusî devletiydi. Yani ateşe tapınıyorlardı. Hâlâ da ateşe tapınma kalkmış değildir. O zaman ormanlardan odun getirip yakıyorlardı. Şimdi Mecusîler topraklarında doğalgaz çıktığı için doğalgaz kuyularının kenarında açtıkları bir vanayla yirmi dört saat hâlâ ateş yakıyorlar, “binlerce yıllık kültürümüz” diyorlar.

Allah, Ömer bin Hattab’dan razı olsun. O ateşi söndürdü, daha sonra o ateşi tekrar tutuşturanlara da Allah yeni Ömer’ler göndersin diye içimizden hasretle dualar ederiz.

Bugünkü İran, o zamanki Pers İmparatorluğu veya hadis-i şeriflerdeki ismiyle “Farisîlik” denen Fers İmparatorluğu’nun fethedilmesi Peygamber (sav)’in planlarındaydı. Ömer bin Hattab, Sad bin Ebi Vakkas(ra)’ı görevlendirdi, Rasûlullah’ın bu arzusu gerçekleşsin istedi. Ciddi bir ordu hazırlandı. Bugünkü Irak ve İran sınırına yakın bir bölgede Sad bin Ebi Vakkas(ra), büyük bir orduyla Mecusîliği İslam adına tarihe gömmek üzere hazırlık yaptı.

Ordunun içinde Ebu Mihcen es-Sekafî isimli bir sahabi vardı. Bu sahabi cahiliye döneminde yani Müslüman olmadan önceki dönemde alkol kullanan ve yoğun sarhoş olan bir insandı. Alkollü iken yazdığı şiirler dillere destan olurmuş; alkolü öven, sarhoşluğu öven şiirleri.

Müslüman oldu. Müslümanlığından yaklaşık beş sene sonra Rasûlullah (sav)’in sahabisi Sad bin Ebi Vakkas’ın ordusunda bir nefer olarak görev aldı. Matarasına alkol koymuş. Askerlerin su içtiği matarasına. Sad bin Ebi Vakkas(ra)’ın ordusunda, Allah’ın Peygamberi’nin ashabının ordusu, büyük bir ordunun içerisinde; o İslam’ın, onların yeniden insanlığa kavuşturmak için uğraştıkları İslam hidayetinin en büyük yasaklarından birisi olan şarap, bu sahabinin matarasında var. Ve içerken yakalanmış.

Komutan Sad bin Ebi Vakkas’a haber verilmiş. Denmiş ki: “Resûlullah (sav)’ın ordusunda alkol kullanan var.” Bana getirin, demiş. Getirmişler.

Kardeşlerim,

Dipnot olarak şunu size izah edeyim. Hikâye anlatmıyorum. “Tarihte denir ki…” diye bir masal anlatmıyorum. Size Musannef bin Abdurrezzak’tan ve Musannef bin ebiŞeybe’den özellikle hadis değeri olan bir bilgiyi aktarıyorum. Yüzlerce şahidi olan bir olay; bize kültür olarak değil, hadis olarak aktarılmış bir olayı anlatıyorum.

Sad bin Ebi Vakkas(ra), huzuruna çağırmış. Bakmış ki hakikaten alkollü, hapis cezası vermiş. “Senin bulunduğun orduya Allah rahmet etmez” demiş. Hapis. O arada da büyük komutan Sad bin Ebi Vakkas, sıtma hastalığına yakalanmış. Çok ağır hasta. Yani yatalak vaziyetteyken ordu idare ediyor. Kendisi için büyük bir çadır kurulmuş.

Diyelim ki ordu beş yüz metre ileride. O da ordunun kenarında, yatalak, gözlerini açamıyor, ağır hasta. Alkol kullanan askeri de kaçmasın diye çadırın kenarına bağlamış. Ellerini ve ayaklarını zincirlemiş. Medine’ye döndüğünde Ömer’e teslim edecek onu. Çünkü Rasûlullah (sav)’in ordusunda Müslüman bir sahabi, büyük bir hata olan alkol kullanmış. Ve ağzı da kokarken yakalanmış.

Bu arada Sad bin Ebi Vakkas, ordunun başına vekil bir komutan koymuş. Ordu İran üzerine gidiyor ama İranlılar da Rüstem denen meşhur komutanlarıyla ciddi bir direnişe hazırlanıyorlar.

Derken Sad bin Ebi Vakkas komaya girmiş. Artık hareket edemiyor, yatalak vaziyette. Hanımı da onun yanında, Allah ondan da razı olsun. Çünkü ashab-ı kiram, bu bahsettiğimiz adamlar; cihada giderken ailece gidiyorlardı. Geri dönmek için değil, orada açılmış cennet kapısından Allah’ı bulmak için giderken hanımlarını da götürüyorlardı. Çocuklarını da götürüyorlardı. Ailece cihat ediyorlardı. “Gidip ganimet alıp geri geleceğiz” diye değil, “Oradan Allah’ı bulacağız” diye gidiyorlardı. Sad bin Ebi Vakkas’ın hanımı da yanındaydı.

Savaş başladı, Müslümanlar ciddi zayiat vermeye başladılar. Bir gün, iki gün, üç gün sürdü bu. Sonunda Ebu Mihcen ayıldı; sarhoşluğu gitti. Baktı ki karşıda Müslümanlar kâfirlerle savaşıyor. Kahraman bir adammış. Bu manzara çok ağrına gitmiş.

Uzaktan, beş yüz metrelik bir mesafeden seyrediyor. Bakıyor ki sarıklı adamlar bir bir atlar üzerinden yere düşüyor. Ağlamaya başlamış. “Allah’ım! Şehitlik fırsatı bir kere geldi, ben de bu zincirlerle yakalandım” diye ağlamış. Sad bin Ebi Vakkas’a rica edecek olmuş, o da koma hâlinde. Başkomutan ağır hasta.

Sad bin Ebi Vakkas’ın hanımına: “Allah için beni dinler misin biraz?” demiş. O da gelmiş, “Ne istiyorsun?” demiş. “Şu zincirlerimi çöz, Sad’ın atını da bana ver, gideyim. Eğer geri gelmezsem kaçtı dersin. Geri gelirsem Allah’a söz veriyorum, bu zincirleri kendim bağlayacağım.”

Yani seni bu durumdan dolayı tehlikeye düşürmeyeceğim demek istiyor. Kadın da çok duygulanmış. Bismillâhirrahmânirrahim diyerek zincirlerini çözmüş. Sad bin Ebi Vakkas’ın “Belka” isimli meşhur bir atı var. “Bin bu ata, git bakalım” demiş. Bir de mızrak ve kılıç vermiş eline. Ve bu şartlarla Ebu Mihcen ayıldıktan sonra, sarhoşluğu geçtikten sonra savaşa katılmış. Vuruşuyor, dövüşüyor.

Sad bin Ebi Vakkas bir ara gözlerini açmış, çadırından seyrediyor. “Yahu hanım, hayret! Şu at benim ata benziyor. Şu vuruşlar da Ebu Mihcen’in vuruşlarına benziyor ama Ebu Mihcen bağlı. Ben herhâlde rüya görüyorum” demiş. Tekrar yatmış.

Ebu Mihcen’in oradaki vuruşlarını ve kâfirleri dağıtışını gören diğer sahabiler, Allahuekber, yahu melekler yine geldi herhâlde demişler. Böyle bir pozisyon oluşmuş.

Allah’ın lütfu ve keremi ile Ebu Mihcen’in de katkılarıyla Pers İmparatorluğu mağlup olup gitti; İran fethedildi o gün.

Ebu Mihcen(ra) da söz verdiği gibi geldi, Sad bin Ebi Vakkas’ın hanımı da geldi, ellerini bağladı ve hiçbir şey olmamış gibi orada oturdu, bekliyor.

Zafer tekbirleri getirilmeye başlandı. Sa’d bin Ebi Vakkas(ra), sevincinden hastalığını unuttu. Çünkü Rasûlullah’ın büyük bir arzusu gerçekleşti. Ölümcül hasta bile bu sevinçten iyileşiverdi. Allah onların hepsinden razı olsun.

Ebu Mihcen de hiçbir şey olmamış gibi zincirleriyle oturuyor. Sad bin Ebi Vakkas’ın hanımı, Sad’ın ayağa kalktığını görünce tebrik etmiş onu. Sonra da “Bana bak, ben böyle bir iş yaptım. Suç işlediysem cezam ne ise ver” demiş. Yani; “Esiri Ömer’e götürecektin, sarhoştu. Ben bunu çözdüm. O at da senin atındı. Böyle bir iş yaptık” demiş.

Sad bin Ebi Vakkas, “Nerede o Ebu Mihcen?” demiş. Kalkmış, çadırın dışına gitmiş. Ebu Mihcen demiş ki: “Allah şahit olsun, bu hataya hanımını ben ikna ettim. Yoksa onun bir kabahati yok. Cezamı verebilirsin.” Sad bin Ebi Vakkas(ra) da “Biraz önce melekler gibi vuruşan adama mı ben ceza vereceğim? Bırak bu zincirleri, git mümin kardeşlerin arasına katıl” demiş.

Kardeşlerim,

Bir Keloğlan masalı dinlemedik. Tarihte “cengâver” olarak bilinen birisini dinlemedik. Sürece dikkat edin; cahiliyede yaşamış, alkolik bir hayatı var. Müslüman olmuş, Rasûlullah (sav)’i görmüş, tövbe etmiş. Şeytan son bir koz oynayıp buna bir daha alkol vermiş, kandırmış onu. Tekrar alkol almış. Yılların cahiliyesine tekrar dönmüş ve sonra da o sarhoş hâliyle müminlerin emiri Sad bin Ebi Vakkas’a yakalanmış.

Elleri ayakları zincirlenmiş, hayvan bağlanır gibi çadırın dibine bağlanmış. Medine’ye gidecek, cezalandırılacak. Çünkü İslam’ın kritik yaşadığı zeminlerde had cezası uygulamak yok. Medine’ye gidecek, İslam’ın istikrarlı olduğu bir yerde o cezasını bulacak.

Ancak, ey nefes alan bütün müminler! Nefeslerimiz dursun, kalplerimiz ürpersin! Şu manzaraya bakın! İçki içen, alkol alan sarhoş, Ömer bin Hattab’ın kırbaçlarını yemek için gün bekleyen adam, ümmetin dara düştüğünü, atları üstündeki mücahitlerin kafalarının koptuğunu, ümmetinin perişan olduğunu görünce o hâliyle yalvarıp yakarıp ölüme gitmeyi arzu etmiş.

Şu sarhoşa bak, bir de camide namaz kıldığını zannederek ümmetin perişan hâline ağlamayı bile beceremeyen Müslüman’a bak! Sarhoşa bak, sarhoşun hâline bak, sarhoş dediğine bak! Bir de diploma peşinde koşmaktan otuz yaşına geldiği hâlde hâlâ ümmetine bir zırnık faydası olmamış, hâlâ kendisi için, makamı için, koltuğu için bir şeyler yapmaya çalışan, emekli olduktan sonra umre yaparak en büyük Müslümanlık kampanyalarına katılacağını zanneden nesle bak… bir de sarhoşa bak!

Ashab-ı kiramı biz Ebu Bekir’iyle ne hakla ölçeriz? Hangi hakla Ömer’e kıyas ederiz kendimizi? Sarhoşlarına bakıp, alkol almışlarına bakıp Müslümanlığımızı ölçmemiz gereken bir zamandayız biz. Ey Ebu Mihcen, ey alkol müptelası olmuş, ey en büyük günahlardan birini işleyen Ebu Mihcen, Allah senden razı olsun. Bu verdiğin örnek, bu verdiğin ders, bu gönderdiğin mektup nasıl okunacak bu toplumlarda? Müreffeh hayatımıza rağmen, oturduğumuz daireler önceki nesillerin kral dairesi dediği yerler olduğu hâlde, daha genişinde oturmak için krediye bulaşmaya fetva arayan nesil ve Ebu Mihcen!

Kızlarını ve erkek çocuklarını Allah’ın şeriatına kurban etmeyi lafla bile beceremeyen nesle bak; ayıldığı bir saat olalı, daha yeni ayılmış bir Müslüman olduğu hâlde ümmet-i Muhammed’in düştüğü zafiyetten dolayı çırpınan Müslüman’a bak! Ey Peygamber’im! Sen ne nesil yetiştirmişsin meğer! Hep biz Ömer bin Hattab’a takıldık kaldık, Ali’ye takıldık, Halid bin Velid’e takıldık. Sarhoş olanı bile “Allah ve Rasûlullah!” deyince yerinde duramayan, ne ateşli insanlarmış meğer!

Bizim ayıklığımız ve Ebu Mihcen’in sarhoşluğu arasında nerede yer bulacağımızı merak ediyorum kardeşlerim.

Ebu Mihcen, -Allah bilir ya- ne benim kadar ne de bir imam-hatip lisesi mezunu kadar ayet-hadis de bilmiyor olabilir. Hafız değildi bir kere. Taif fethedildikten sonra dokuzuncu yılda Müslüman oldu. Bir yıl kadar Rasûlullah(sav)ile kaldı, iki yıl da Ebu Bekir’in; eder üç yıl. Ömer’in de birinci senesinde Kadisiye’ye katıldı. Dört yıl, bilemedin beş yıllık Müslüman. O yaştan sonra hafız mı olacak, hadisleri mi ezberleyecek? O yaştan sonra İslam namına ne öğrenebilecekti? Ama Allah bildi, Rasûlullah bildi. Sarhoş olduğu hâlde, alkol kullandığı hâlde ayılınca Allah’ı hatırladı.

Bizim hacca gidip hatıra fotoğrafı çektirdiğimiz yerlerde Allah’ın cemalini aradı o. Biz hatıra fotoğrafıyla meşgulken, hacdan hatıralık malzemeler getirirken o, ayık olmadığı hâlde Allah’ın ve Rasûlullah’ın vaadi olan cenneti cenk meydanlarında aradı. Onun sarhoşluğu bile bizim için ibret oldu. Sarhoşken gördüğü şeyleri -Allah ondan razı olsun- keşke biz ayıkken görebilseydik. Cennet umudu ayıkken gözlerimizi tüllendirebilseydi.

Sonra Sad bin Ebi Vakkas, “Seni affettim” deyince kalktı ve dedi ki: “Allah şahit olsun ki, bu fetihte adam olmak, at binmek, kılıç kullanmak nasip oldu bana. Bu melanete ölünceye kadar tutmayacağım bir daha!” Şükrünü böyle yaptı, Allah ondan razı olsun.

Ebu Mihcen diye anıtlar mı diksek acaba? Bu Ebu Mihcen’i kitaplara eğitim malzemesi olarak mı koysak? Rasûlullah(sav)’in yetiştirdiği ilk mümin neslin sarhoşuna bak! Kadınına bak! Şu kadına bak! İslam orduları başkumandanı Sad bin Ebi Vakkas’ın karısına bir baksana! Kocası ordu başı, ülke fethetmeye gelmiş, medeniyet denen rezaleti yıkmaya gelmiş, Peygamber (sav)’in derin ashabından birisi. Kadındaki cesarete bak! “Ne olursun şehadetime engel olma, bırak ben de gideyim ümmetime yardım edeyim!” diyen yalvarışa dayanamamış. Bırak Ebu Mihcen’deki yüreği, Sad’ın hanımındaki yüreğe bak sen!

Kadına bak! O kadını bir anıt gibi, koca bir minare gibi kapılarımızın önüne koyup evlerimizin penceresinden yirmi dört saat seyredelim de, çocuğunu hafızlık yaptırmaya bile kıyamayan ve sadece mevlit gecelerinde, kandil gecelerinde, uyduruk bir başörtüsüyle, Kur’an dinlediği için iyi Müslüman olduğuyla teselli bulmaya çalışan nesle bakalım. Bir de Sad’ın hanımına bak! Ümmete yardım söz konusu olunca her şeyi göze alıyor. Belki onu kocası bu durumdan dolayı boşayacaktı.

Sad gibi bir adamın bağladığı zinciri bir kadın çözebilir mi? Çözer, o ashap, o Rasûlullah terbiyesi görmüş bir kadınsa çözer, boşanmaya da razı olur, onun yerine zincire vurulmaya da razı olur ama Allah için, Peygamberi için, ümmet-i Muhammed’e yardım etmek için cezaya razı olur ve Ebu Mihcen’i orduya gönderir. Bu da Sad’ın hanımı işte, bu da kadın. Bu da kadın. Mobilyalarına secde eden de kadın, bu da kadın!

Ebu Mihcen’i mi örnek alalım, Resûlullah(sav)terbiyesini görmüş Sad’ı mı örnek alalım, hanımını mı? Hangisini istersek, işte Peygamber (sav)okulunun mezunları buydu, böyle bir eğitimden onları geçirdi Efendimiz.

Önceki Makale

Şu Sarhoşa Bak - 1

Sonraki Makale

Şu Sarhoşa Bak 3

Yorum yaz

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bültenimize abone olun

En son yazıların doğrudan e-postanıza iletilmesi için e-posta bültenimize abone olun.
Saf ilham, sıfır spam ✨
Bizimle İletişime Geçin