Şu Sarhoşa Bak 3

Bu ümmet, bakir bir ümmettir. Eski ümmetler gibi gökten üzerine lanet inmiş, göklerin kapısı kendisine kapılmış bir ümmet değiliz biz. Sarhoşumuzdan ayığımıza, suçlumuzdan masumumuza kadar hepimiz Allah’ın kuluyuz. Allah, bu ümmete kapılarını kapatmamıştır, hiç kimse bu ümmetten umut kesme hakkına sahip değildir.

u ümmet, bakir bir ümmettir. Eski ümmetler gibi gökten üzerine lanet inmiş, göklerin kapısı kendisine kapılmış bir ümmet değiliz biz. Sarhoşumuzdan ayığımıza, suçlumuzdan masumumuza kadar hepimiz Allah’ın kuluyuz. Allah, bu ümmete kapılarını kapatmamıştır, hiç kimse bu ümmetten umut kesme hakkına sahip değildir.

Kardeşlerim,

Hepimiz beşeriz, Âdem’in çocuklarıyız. Âdem’in çocukları olarak bu dünyada kulluk yapmaya çalışıyoruz. Bugün Ebu Mihcen, -Allah onlardan razı olsun, yeri cennet olsun, Allah’ın Arş’ının gölgesinde gölgelenenlerden olsun- bize ne büyük bir ders veriyor.

“Muhammedun Rasûlullah” diyen bir sarhoşumuz bile, bu ümmetin sarhoşu bile, ara sıra ayılanı bile; hırsızı, katili, eşkıyası, yol keseni, hangi suçu işlemiş olursa olsun, bu ümmetin adamı olduğu sürece Allah’ın izniyle bu ümmetin ondan alacağı hayırlar vardır.

Hiç kimse kimseyi sokağa atma hakkına sahip değildir. Yaramazlık yapan çocuklarından ümidi kesen babalar, Ebu Mihcen’i gözünüzün önünde tutmayı unutmayın. Ebu Mihcen ki Peygamber gördüğü hâlde Allah’ın olan bir orduya katılmış biri olduğu hâlde matarasına koyduğu şarabını içebildi. Ama ayılınca, Allah’a dönünce baktı ki asıl yol Allah’ın yoludur. Şeytan onu tuzağa düşürdü, gitti mümin kardeşlerinin arasına katıldı. Bedir’de melekleri görmüş olan, meleklerin cihadını görmüş olanlar da “Allah-u Ekber! Yeniden melekler indi!” zannettiler, sarhoş Ebu Mihcen’di inen.

“Bu çocuktan adam olmaz!” diyen anne-babaların gözlerinin önüne Ebu Mihcen’i getirmek istiyorum. “Bu çocuk adam olmaz!” diyen muallim, “Bu cemaat camiye geliyor ama bunlardan ümmet hayır görmez!” diyen imam efendi, “Bu kadın işe yaramaz!” diyen kocalar, “Benim kocamdan hayır gelmez!” diyen kadınlar; biz, hepimiz, yirminci asrın çirkefi içerisinde insan bulunmayan, Müslümanlığın zora düştüğü ve Müslüman adam bulmanın zor olduğu bir zamanda sarhoşuyla, ayığıyla, iyisiyle, kötüsüyle ümmet olmak zorunda olduğumuz bir zamanda, hepimiz, 1400 sene öncesine gidip Ebu Mihcen’i gözümüzün önünde seyretmek zorundayız kardeşlerim.

Allah ondan razı olsun. Bugün gözlerimizi yaşartan ve asla unutamayacağımız muhteşem bir ders verdi bize. Bir kere daha, Allah ona mezarında rahmetler eylesin. Çünkü Ebu Mihcen’e Medine’ye geri gelmek de nasip olmadı. O fetih ordusunun içerisinde vefat etti ve bir kenara mezarı kondu, şimdi mezarı bile belli değildir ama adı belli, şanı belli.

Bize bir iz bıraktı. Hem Sad bin Ebi Vakkas’ın elinden, onun kaleminden öğrendik, hem ondan öğrendik, hem Sad bin Ebi Vakkas’ın Peygamber görmüş, terbiye görmüş hanımından öğrendik. Ne öğrendik? Bu ümmetin, “lâilâheillallah Muhammedun Resûlullah” diyen her ferdinde milimetrik ölçülerle de olsa, astronomik rakamlarla da olsa hayır vardır, Allah’ın izniyle.

“Muhammed Resûlullah!” diyen, bir tek kabloyla da olsa Resûlullah’a bağlantı kurabilen herkeste hayır vardır, bu umutla yaşamak zorundayız. Çünkü biz dağıtan değil, toplayan bir ümmetiz. Toplamak ve biriktirmek, bereketlendirmek zorunda olan bir ümmetiz.

Şimdi ben elbette bu sözlerimi, bu ağır örneği Müslümanlar’ın Filistin’de, Kudüs’teki işkencelerini, Suriye’deki, Irak’taki, Orta Doğu’daki durumu, Doğu Türkistan’daki durumu, Kafkasya’daki durumu düşünerek konuşuyorum ve Müslümanlar’ın Kafkasya’dan Güney Afrika’ya kadar çektiği sıkıntılar ve işkencelere karşı hiç dertlenmeyen, hanımına yalvarıp “Ver bana bir mızrak, ver bana bir poşet bulgur, götüreyim mümin kardeşlerime vereyim” diyecek hassasiyeti göstermemesini elbette örneklendirmek istiyorum. Yaptığım kıyas ve benzetme, öncelikle dünya çapındaki İslam derdimizdir. Müslüman kardeşlerimizin yaşadığı sıkıntılarla ilgilidir şüphesiz bu.

Bunu evlerimize de uygulamak istiyorum. Belki sarhoş baba, sarhoş çocuk, sarhoş kadın var evinde… “Muhammedun Resûlullah” dediğimiz sürece kurtuluş umudumuz vallahi vardır! Çünkü “Muhammedun Resûlullah” ebedî olarak cehennemden çıkmanın da garantisidir. “Muhammedun Resûlullah” diyen ve bunu ayıldığı zaman bağrına basan bir Müslüman, biiznillah cehennemde ebedî kalmayacaktır. Cehennemden ebediyen kurutulup sonunda cennete girecek bir insan, bizim evimizin belası, musibeti de olsa, benim ailemin perişan olma nedeni de olsa, onun yüzünden girdiğim cezalar, taksitler, sıkıntılar bitmiyor da olsa Allah’ın cennet umudu bitmediği sürece, aile içinde ben umudumu bitiremem. Bitirdiğimiz takdirde Ebu Mihcen’i koyacak bir yer bulamayız, Allah ondan razı olsun.

Eğitimde de böyleyiz, vakıfçılığımızda da böyleyiz. Biz sonunda Allah’a gitmeyi gaye edinmiş müminler olarak “Sonunda Allah’ın rızasını kazanalım, sonunda Rabbimizin cennetine girmeyi hak edelim de bu dünya ne olursa olsun” dememiz gereken bir nesil olduğumuza göre, bunu demek için mümin olduğumuza göre, sonu cennet olsun, dünya zindan olsun dememiz gerektiği sürece… İşte Ebu Mihcen’i görüyoruz ki -Allah ondan razı olsun- sarhoş olduğu hâlde ayılınca ümmetinin hâlini görüyor ve orada zincirlenmiş olsa bile oturmayı kendine yakıştıramıyor.

Kardeşlerim,

İsterseniz küçük bir ara verelim ve zihnimiz yerindeyse şöyle bir soruya cevap bulmaya çalışalım: Matarasına şarap dolduran Ebu Mihcen buydu. Alkolün adını bile telaffuz etmeyen Sad bin Ebi Vakkas’ı tasavvur edebiliyor musunuz? Medine talebeleri, Medine nesli, Medine medeniyetinin ürünleri olan ashab-ı kiramın sarhoş olmayanlarını hayal edebiliyor musunuz? Ümmetinin hâlini nasıl içlerine sindirebiliyorlardı?

“Ümmet” deyince ne hatırlıyorlardı? Ağlayan bir çocuk, ezilmiş bir kadın, horlanan bir mümin, bombalanmış bir cami görecek olsalardı ve müminlerin elleri kelepçeli koyun sürülür gibi sürüldüğünü görecek olsalardı ne hâle gelirlerdi, ne derlerdi, ne yaparlardı? Tasavvur edebiliyor musunuz?

Billahi benim aklım duruyor. Bir şey tasavvur da edemiyorum. Ebu Mihcen ki şarabından sonra buydu; alkol görmemişleri, günaha eli ve gözü değmemişleri -ki büyük bölümü öyleydiler- ümmetin bu hâlini görselerdi teheccüde kalkacakları geceleri olur muydu onların acaba? Umre üstüne umre yaparlar mıydı acaba?

Kardeşlerim,

Eğer size katkısı olacaksa bir düşünün; sarhoşu böyle olan bir neslin ayığı neydi? Sarhoş asla olmamışı, günaha hiç bulaşmamışı neydi? Bunları merak ediyorsanız size yardımcı bir ipucu verebilirim.

Yüz yirmi bin kişi, Resûlullahın sahabisi oldu diye biliniyor. Bunlardan on bini bile -yani onda biri bile değil- Mekke ve Medine’de değil şu anda. Hacılarımızın ziyaret ettiği Mekke ve Medine kabristanlığında on bin sahabi yoktur ve hiçbiri baba toprağında gömülmedi. Villa aldıkları yazlık bölgelerinde de gömülmediler. Bu ipucundan onların hiç günah görmemişlerinin hâlini kıyas edebilirsiniz.

Onlar da evliydiler. Hanımları vardı. Hiç olmayanın on çocuğu vardı. Onlar da yaşadılar bu dünyada. Onlar da Müslüman ve insan olarak belli haklara sahiptiler ama “Ey Rabbim! Ben senden cennetini isterim” sözünün eri oldular.

Nüfus kâğıtlarında hiçbir şey yazmıyordu çünkü nüfus kâğıtları yoktu. Ağızlarından çıkmış “Lâilâheillallah Muhammedun Resûlullah” sözü vardı sadece. O sözün eri olmaktan başka bir ayrıcalıkları yoktu.

İpucu vermeye devam ediyorum. Onlar o standartlarla cennete gittiler. “Daire savaşları, iş savaşları, diploma savaşları” diyebileceğimiz modern savaşlara tutulmuş nesil de biziz.

Onlardan bir farkımız var. Alimallah, bunu itiraf etmemiz lazım. Ashab-ı kiramda asla olmayan, bizde olan ayrıcalık var; bu da artı puanımız tabii. Bizim beş kandilimiz var! Ebu Bekir, bu dünyadan hiçbir kandil gecesi görmeden gitti. Her gecesi kandil olan biri niye yılda beş defa kandil yapsın ki? Ömer bin Hattab(ra) bir müftülükte imtihana tâbi tutulsa Resûlullah (sav)’in doğum gecesinin tam tarihini veremezdi ama Resûlullah’ın şeriatını bütün insanlığın dengi olacak kadar güçlü bir şekilde yaşadı.

İpucu vermeye devam ediyorum.

Ashab-ı kiram Afrika’ya, Orta Asya’ya kurban hissesi göndermediler. Bunu adım gibi biliyorum. “Şurada darda Müslüman var, oraya kurban hissesi gönderelim” sözü ashab-ı kirama ait değildir. Bizdeki yanlıştır anlamına demiyorum, bizdeki kandil gecesi yanlıştır anlamına da demiyorum ama ashab-ı kiramın bu işlerden haberi yoktu. Kesinlikle bir yere kurban hissesi göndermediler. Bir yere hisse gönderilmesi gerektiği zaman canlarını gönderdiler. Oğullarını ve kızlarını gönderdiler, onların yaptığı fedakârlık bize kurban hissesi olarak düştü.

“Burada ümmet-i Muhammed adına iş yapacak Allah dostu lazım” dendiğinde birbirlerini kırdılar adeta. Dış ülkede olduğunda hem oradaki maaşını alıyorsun hem burada hocalık maaşı alıyorsun diye değil!

Ömer (ra), Ebu Hureyre’yi “Git, İslam’ı orada öğret” diye Bahreyn’e gönderdi. Ebu Hureyre yıllar sonra geldi, Ömer’in karşısına çıktı, “Geldim, şu kadar kişi Müslüman oldu” diyecek, Ömer de “Allah senden razı olsun” diyecek zannetti.

Ömer (ra), “Ebu Hureyre!” dedi. O da

-Buyur ya emire’l-müminin!

-Ben seni birkaç yıl önce gönderdiğimde ayağındaki terlikler bunlar değildi, yeni terlik almışsın, nereden buldun bunları?

Üç yıl diplomat olarak Bahreyn’de durmuş, Ömer’in temsilcisi olarak kalmış.

Ömer’in kendisi yamalı cüppe giyiyor, diplomatı yeni terlik giyebilir mi? Elindeki değnek olarak kullandığı şeyle üstüne vura vura, “Ümmetin parasıyla yeni ayakkabı mı aldın!” diye diye Ebu Hureyre gibi bir adamı kırbaçlamaya kakmış.

Allah onlardan razı olsun. Oldu da nitekim. İpucu yakalamaya çalışıyoruz dedik. Sarhoşu bu olan neslin ayığı kimdi acaba? Buydu işte.

Kardeşlerim,

Cennete gelince, hiç kimsenin tereddüdü yok, eşitiz tabii! Biz bu dünyada bu kadar insan hakları safsatası dinledikten sonra cennetteki ayrılığa razı olur muyuz! “Niye bunlara farklı yer verildi?” diye hemen orada beyaz masaya müracaat!

Bizim Allah’tan başkasına sığınacak hâlimiz kalmadı. Ümmet olarak ne hâle geldik ki o neslin sarhoşuyla, bu neslin değil ayığını, bilmişini bile karşılaştıramıyoruz. Ama kuru beklentilere gelince herkes allame mübarek! Kim kâfir öldü, kimin yaptığı hareket kâfirliktir, kimin sözü doğrudur, kimin yanlıştır… Bu konularda herkes allame. Başkasının imanı, başkasının cenneti, başkasının ölümü üzerinde herkes allame. Fedakârlığa gelince de herkesin mazereti de hazır.

Aziz kardeşlerim,

Rabbim hepimizin ruhunu kabzedecek. Bir gün bu topraklarda olmayacağız. Bütün insanlığın da akıbeti budur. Ve sonra bir gün bizi topraktan diriltecek. Eğer toprağa düştüysek topraktan, başka bir yerde yanıp gidenler de dirilecekler. Mahşer yerinde dirileceğiz. Ve hiçbir tercümana gerek kalmadan Arapça da Türkçe de İngilizce de nece konuşuyorsak dilinin ne olduğuna bakmadan ben ve Allah karşı karşıya kalacağız bir gün. Ben ve Allah. Hepimizin gecelerini aydınlatması gereken umut, gündüzlerini karartması gereken korku bu olmalıdır.

Bir gün ben ve Allah karşı karşıya kalacağız. O Allah, benden önce Ebu Mihcen’i dinlemiş olacak, Halid bin Velid’i dinleyecek, Enes ibni Malik’i dinleyecek, onun anasını dinleyecek. Onlarla da yüz yüze gelecek Allah. Asırlar sonraki nesil olarak bize de sıra gelecek. Ebu Mihcen’in bu hâlini görmüş olan Allah, bizim bu müreffeh, şekerlerden şeker beğendiğimiz, obez olduğumuz, gıda fazlalığından dolayı hastanelere düştüğümüz, klimanın ısısı azıcık düşük diye servis çağırdığımız hayatın sahipleri olarak; Kudüs haberlerini sadece televizyondan veya internetten dinlemeyi mücahitlik zannettiğimiz anlayış ve idrakin sahipleri olarak biz de Rabbimizin huzuruna çıkacağız. Bizimle de hiçbir tercüman, hiçbir aracı, hiçbir kollayıcı, şefaatçi olmadan konuşacak Allah.

“Kulum!” diye bize de hitap edecek. Biz de sorgulanacağız. Bizden önce Ebu Mihcen sorgulanacak ama. Arkadaşlarının “Melek gibi vuruşuyordu” dediği adam da çıkacak. Geçmişinde sarhoştu, alkol vardı, belki Taif kuşatıldığında da Peygambere kılıç kaldırmıştı. O da gelecek. Gafûr ve Rahîm olan bir Allah bulacak. Çünkü nedameti, o içtiği şarabı yüreğini öyle bir yaktı ki vurduğu kılıç darbeleri küfrün belini büktü, Mecusîliğin ateşini söndürdü. Nedametine, yaptığı hataya karşı pişmanlığına gökler şahit oldu, toprak şahit oldu. Binlerce mümin, mücahit şahit oldu.

Aziz kardeşlerim,

Ebu Mihcen hepimize mektup yazmıştır. Bütün çağlara bu mektubu yazdı o aslında. Üzüntümüzden “Keşke Ebu Mihcen olayını dinlememiş olsaydık” deriz diye de korkarım. Hepimize mektubu var, adeta selamı var hepimize. Bu selamda ne diyor biliyor musunuz; “Ey Allah ve Rasûlullah! diyen mümin erkekler ve kadınlar, sakın geçmişinize bakmayın, Allah’ı nerede bulmak istediğinize bakın.” Bu mektubunun birinci maddesidir.

“Ey bütün mümin erkekler ve kadınlar, vakıf başkanları, hocalar, hacılar, anneler, babalar, evlatlar, kocalar, hanımlar… siz kötülüğünüze değil, kötülükten kurtulup kurtulmadığınıza bakın.”

Ey ümmet-i Muhammed diye bir şeye iman edenler, “tek başıma değilim, ümmetim var benim” diyenler, bu ümmette defolu insan yoktur, atılacak kimse yoktur. Bu ümmet, becerebilirsen Sad bin Ebi Vakkas olursan, kocan Sad’dır diye düşünebilecek bir kadın olursan, bu ümmetin sarhoş adamından bile melekler gibi cihat eden, ibadet eden, mücahit, muttaki nesiller gelir. Allah bu ümmete Peygamber Efendimizin isminin bereketiyle büyük bir bereket vermiştir. Bu ümmetin meyhanelerinden bile gözyaşıyla “Allah” deyip ruhunu mümin olarak teslim edecek insanlar çıkabilir.

Bu ümmet, bakir bir ümmettir. Eski ümmetler gibi gökten üzerine lanet inmiş, göklerin kapısı kendisine kapılmış bir ümmet değiliz biz. Sarhoşumuzdan ayığımıza, suçlumuzdan masumumuza kadar hepimiz Allah’ın kuluyuz. Allah, bu ümmete kapılarını kapatmamıştır, hiç kimse bu ümmetten umut kesme hakkına sahip değildir.

Bizim sorunumuz; hasta yatağında sıtmayla boğuşurken bile cephedeki kardeşlerini seyreden Sad olma sorunudur. Sarhoş olsan bile, cinayet işlemiş olsan bile Allah’tan umut kesmeme ciddiyeti sorunudur.

Ve akıbeti ne olursa olsun, kocam beni boşayacak olsa bile ümmetim bu delikanlıya muhtaçken risk almaya mecburum, diyebilen hanımlar olmak zorundayız.

Gerisi Allah’a kalmış, Allah’ın yardımıyla hallolacak işler demektir.

Önceki Makale

Şu Sarhoşa Bak-2

Sonraki Makale

Zeka Testi ve Ahiret

Yorum yaz

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bültenimize abone olun

En son yazıların doğrudan e-postanıza iletilmesi için e-posta bültenimize abone olun.
Saf ilham, sıfır spam ✨
Bizimle İletişime Geçin