İnsan ömrü biyolojik, sosyolojik ve coğrafi şartlardan ötürü farklılık göstermektedir. Her insan, doğum ve ölüm arasında geçen sürenin miktarını bilmek, hayatındaki önemli gelişmelerin vaktine/kararına hakim olmak ve verilen ömür süresine göre hayatını planlamak ve düzene sokmak ister.
Ne ilginçtir ki insan tüm bu isteklerinin ortalama istatistiklerine hakim olmasına rağmen, kendisine biçilen, tayin edilen hayat süresini verimli ve elverişli bir şekilde kullanmaktan acizdir. Çünkü insan kendini yeterli gördüğü için azgınlık etmeyi ve haddi aşmayı tercih eder.( Alak/6-7) İnsan, hayata karşı son derece müsrif, bonkör ve tutkuludur. İnsandaki bu yaşam sevinci, azmi ve hırsı, nefislerimizin dünyaya olan hayranlığının ve zaafının en belirgin göstergesidir. Dünya bize süslü gösterilmiş ve sinelerimize sevdirilmiştir.
- Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır. ( Ali-İmran/14 )
Lakin tüm bu süs ve cazibe karşısında bize düşen kulluğumuzdan asla vazgeçmemek ve kulluk bilincimize her durum ve koşulda sahip çıkmaktır. Çünkü yeryüzünde ki var oluş amacımız yalnızca bundan ibarettir;
- Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.( Zariyat/56 )
Tek bir amaç için yaratılan insanoğlu, amacının çok dışında bir hayat dizayn ederken, kulluğunu unutmayı, ertelemeyi tercih etmiştir. Hatta öyle ki kulluk vazifelerimiz zihnimizden, kalbimizden ve gündemimizden koparılarak; yaşamsal hudutlarımız yine başkaları tarafından derlenip sinelerimize kabul ettirilmiştir. Hayatımızı şöyle bir gözden geçirdiğimiz de; olmazsa olmazlarımızın, değer yargılarımızın, sınırlarımızın, kariyer hedeflerimizin ve tabi ki yaşam planlarımızın yenidünya sisteminin kurucu baronları tarafından tasarlandığını, özgürlük ideolojisinin aslında modern köleliği temsil ettiğini görebilmekteyiz.
Dünyanın geçici bir meta, oyalanma ve bir aldanmadan ibaret olduğu gerçeğine karşı sürdürdüğümüz umursamazlığımız, bizi inancımızın sınırlarını bile esnetme/deforme etme hadsizliğine sürüklemektedir. Öyle ki kulluğumuzu bile, belirli gün ve haftalara hapsederken, inancımızın aslında yaşam biçimimiz olması gerçeğini/gerekliliğini de görmezlikten gelmekteyiz. Cuma’lar ve kandiller özellikle ilgi alanımız olması, sizce de anormal değil mi ?
Müslümanlar olarak, kulluk duruşumuzu part-time düzenlenen etkinlikler olarak icra ediyor olmamız akıllarımıza yahudi ve hristiyanların cumartesi-pazar ayinlerini getirmeli ve bu benzerliğin gerekçesini sorgulamalıyız. Şöyle bir düşünelim, Alemlerin Rabbi olan Allah, bize part-time bir ilahlık mı yapıyor ki ?( Haşa- O her daim sizleri gözetmekte ve gözlemlemektedir ) Bize sayısız nimetler bahşeden Rabbimize karşı vakit ayırırken cimrilik etmeyi, hayatımızın tamamını kuşatan bir kulluk sunmaktan uzak durmayı tercih edebiliyoruz.
Ne yazık ki bir çoğumuz part-time bir kulluğu tercih ettiğimiz gibi; hurafeler ve uydurulmuş bir din anlayışı ile inancımıza sokulmaya çalışılan bonus ibadetleri de tercih etmekten geri durmuyoruz. Dini, Allah ile kul arasında yalnızca belirli zamanlarda kurulan/kurulması gereken bağ olarak sınırlandırmayı tercih eden bizler; hayatımızı, yaşantımızı, işimizi, alışverişimizi, evliliğimizi, ticaretimizi, etkinliklerimizi, devlet yöntemimizi ve hayata dair herşeyi, nefsimizin, egolarımızın, ideolojilerimizin kısacası menfaatlerimizin gerekliliğine göre şekillendirebiliyoruz.
Bugün birçok farklı görüşün ortaya çıktığı inancımızda, İslam’ın tam zamanlı bir teslimiyet gerektirdiğinin, İslam’ın başlı başına bir yaşam biçimi olması gerekliliğinin farkına varmalı, bu farkındalığımızı vahiy ile buluşturarak hayatımızı tam zamanlı olarak Allah’a özgülemeliyiz.
- De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.( Enam/162 )