İslam-i fikir ve harekatın son yıllarda giderek artması, inananlar için sevindirici ve ümit verici olduğu kadar, düşündürücü ve karmaşık bir halde almaktadır.
İnancımızın paradigması ve rasyonel verilerine dayalı yürütülen birçok çalışma son derece bereketli ve verimli sonuçlar ortaya çıkartsa da, beraberinde de bir takım sorunlar ve sorular ile bizleri muhatap kılmaktadır.
Birçok akımın, Kur’anın anlaşılması ve anlaşılmasının gerekliliği üzerine yapmış olduğu çalışmalar neticesinde, teorik olarak İslam’ın ana arterleri ve nasıl yaşanacağının/yaşanabileceğinin bilgisi/verisi ve notları toplumlara paylaşılsa da; evlerde, sokaklarda, iş yerlerinde ve bir çok atmosferde halen İslam’ın şiarları değil, sistemin empoze ettiği kurallar ve yaşam biçimi hüküm sürmektedir.
Peki onca yürütülen çalışma ve yüzlerce dini oluşumun varlığına ve giderek artan sayılarına rağmen; nefsi arzu ve isteklere dayalı hayat görüşünün tercih edilerek popilerleşmesi, kaos, fitne ve fesatlıkların artması, haksızlık, hırsızlık, zina ve faizin normalleşmesi, çıplaklığın modernleşme adı altında servis edilmesi ve bireylerin özgürlük yalanı arkasında hayatlarını kapitalist sistemin köleleri haline dönüştürmeye devam ediyor olması sizce de garip değil mi?
Toplumun temel sorunlarını gündem dışı tutarak, kendi ideolojileri ve bakış açıları ile bir yol çizen ve kitabın en temel vazifesi olan “ yaşanabilirliği ve yaşanması gerektiği “ ilkelerini unutan bu tip harekatların; sokak çocuklarına, yetimlere, yoksullara, savaş mağdurlarına ya da içkiye, zinaya, kumara vb şeyler batmış kimselerin hayatlarına müdahil olduklarını, onları ve hayatlarını tekrar kazanmak ya da topluma tekrar kazandırmak için bir çalışma yaptığını/yürüttüğünü görüyor musunuz?
Tebliğ ve davet kavramlarının yalnızca söylem ve sohbetlerle yapıldığı/yapılması gerektiği anlayışının yaygın olduğu birçok dini oluşumdaki temel problem; İslam’ın teorik ve metinsel olarak insanlara anlatılması ve aktarılmasının yeterli olacağı düşüncesidir. Oysa İslam, bir din olmak ile birlikte başlı başına bir yaşam biçimi olduğu/olması gerektiği neticesi, vahyin bizlere sunduğu en önemli bakış açılarından da biridir.
Ey iman edenler, hepiniz topluca “barış ve güvenliğe (Silm’e, İslam’a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. ( Bakara/208 )
Teorik olarak kabul ettiğimiz İslam’ın şiarlarının, hayatlarımızda yeteri kadar pratiğe dökülmemesi ve söz hakkına sahip olmaması bir yerlerden bir şeylerin eksik ve yanlış olduğuna işaret etmektedir. Bizler, dillerimizin ve lakırdılarımızın Müslümanlığı kadar, bedenlerimizin ve hayatlarımızın da Allah’a yönelmesini sağlamadıkça/sağlamaya çalışmadıkça; İslam’ı konuşan, anlatan ve dinleyen bir toplum olmaktan öteye gidemeyeceğiz.
Anlatılan dinin, sokakta, evde ve her yerde bir örneği/örnekliği olmadığı sürece, bireyler tarafından ruhban ve soyut bir değer olarak kabul görmeye devam edecektir. Her geçen gün artarak azgınlaşan yaşam biçimleri karşısında, sadece cümleler kurup yaşantımızda bu esaslara yer vermediğimiz sürece, İslam’ın hayatlarımızda hakim ve daim olmasını beklemek hayal olacaktır.
Gerçekçi olalım!
Dinin tüm getirileri kalbimizden, zihnimizden ve vücdumuzdan başlayarak tüm hayatımızı sarmalı ve kuşatmalıdır. Kitabın mesajlarıyla öğretilen/anlatılan ve öğrendiğimiz her bilgi, her veri aslında uygulanmayı bekleyen, Rabbimizin rızasına eriştirecek olan birer vazifedir.
Bizler, Kur’anın nizamları/öğretileri ve getirdiği yaşam biçimini en güzel ve en doğru biçimde öğrenerek, O güzel rehber, rol model ve öncü olan Resulullah’ın örnekliğiyle her daim hayatlarımızda da hemhal olmalıyız. Ancak bu şekilde, hayatlarımızı Allah’a özgüleyebilir ve inancımızı teorik bir inanç olmaktan kurtarabiliriz.
Çünkü ;
Ey iman edenler! Allah’a itaatsizlikten sakının. Herkes yarın için ne hazırladığına baksın! (Evet) Allah’a itaatsizlikten sakının; şüphesiz Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır. ( Haşr / 18 )