Hz Peygamber (sav) ve İnsan Onuru

Rabbimiz, O’nu (sav) Rahmeten lil Âlemin/Âlemlere Rahmet olarak, Üsvetü’n Hasene/En güzel örnek olarak gönderdi. Hateme’n-Nebiyyin/Peygamberlik silsilesinin son halkası, mührü olarak, tebyin, tebliğ, talim, tezkiye ve davet alanlarının muallimi olarak gönderdi. Huluki’n Azim/Muhteşem bir ahlakın sahibi olarak ve Mübeşşir/Müjdeleyici, Nezir/ Uyarıcı olarak gönderdi. Ve O’nu (sav) Sirace’n Münir/Aydınlatan bir kandil olarak vasıflandırdı. Böyle olduğu için kulluk yolu O’nunla (sav) yürünür, İlahi Kelam olan Kur’an O’nunla (sav) anlaşılır, hayatın tüm alanları O’nun (sav) rehberliği ile inşa edilir, Cennet ve Cemal’e O’nun (sav) izleri takip edilerek varılır. Şeref, haysiyet, izzet ve onur, varlığın yegâne onuru olan Efendimiz (sav) ile elde edilir ve korunur.

Rabbimiz, O’nu (sav) Rahmeten lil Âlemin/Âlemlere Rahmet olarak, Üsvetü’n Hasene/En güzel örnek olarak gönderdi. Hateme’n-Nebiyyin/Peygamberlik silsilesinin son halkası, mührü olarak, tebyin, tebliğ, talim, tezkiye ve davet alanlarının muallimi olarak gönderdi. Huluki’n Azim/Muhteşem bir ahlakın sahibi olarak ve Mübeşşir/Müjdeleyici, Nezir/ Uyarıcı olarak gönderdi. Ve O’nu (sav) Sirace’n Münir/Aydınlatan bir kandil olarak vasıflandırdı. Böyle olduğu için kulluk yolu O’nunla (sav) yürünür, İlahi Kelam olan Kur’an O’nunla (sav) anlaşılır, hayatın tüm alanları O’nun (sav) rehberliği ile inşa edilir, Cennet ve Cemal’e O’nun (sav) izleri takip edilerek varılır. Şeref, haysiyet, izzet ve onur, varlığın yegâne onuru olan Efendimiz (sav) ile elde edilir ve korunur.

“Ve lekad kerremna beni âdeme”

“Biz Âdem’in çocuklarına kat kat ikram ettik!” (İsra, 17/70)

“(Ey Kâbe!) Sen ne güzelsin ve senin kokun ne güzel! Sen ne büyüksün ve senin kudsiyetin ne büyük! Ancak, Muhammed’in canı (kudret) elinde olan (Allah)’a yemin ederim ki, müminin kudsiyeti (ve saygınlığı) Allah katında senin kudsiyetinden daha yüksektir; malı da canı da hürmete layıktır; mümin hakkında ancak biz hüsnü zan besleriz.” (İbn Mace, “Fiten”, 2)

Yaşadığımız şu hayatta, dünyevi nimet ve imkânlar çoğaldıkça kaybettiğimiz, her gün biraz daha yaraladığımız çok önemli bir değerimiz var. Bu müminin olmazsa olmazı olan haysiyet, şeref ve izzet, yani onur dediğimiz değerdir. İnsan olmanın başlı başına bir onuru varken, müminin de kendine has bir onuru, şerefi vardır, olmalıdır; çünkü iman ettiği din ona böyle bir değer kazandırır.

İnsanın kendisine ikram edilen bu onuru, üç kuruşluk menfaatler ve dünyevi bazı çıkarlar için ayaklar altına düşürmesi doğru değildir. Ne yazık ki insanlık gün geçtikçe aslî değerlerden uzaklaşıyor, Allah’ın kendisini görmek istediği yerden aşağılara düşüyor. Gelinen noktada herkesin üzerinde ittifak ettiği bir husus var ki, insanlık kendisine uzanacak bir el, kendisini silkeleyecek bir ses, kendisine olması gereken değeri kazandırtacak bir yol arıyor. Başkaları var olan sorunları, başka sorunlar üretecek şekilde çözmeye çalışabilirler, ama bizim en gür seda ile bir hakikati beyan etmemiz gerekiyor. İnsanlığı kurtaracak yegâne ses Hz. Muhammed’in (sav) sesidir; onları ölüm uykusundan uyandıracak seda, Hz. Muhammed’in (sav) sedasıdır, çekip çukurdan çıkaracak el, Hz. Muhammed’in (sav) elidir; cennete, saadete, Allah’ın rızasına ve cemaline kavuşturacak yol, Hz. Muhammed’in (sav) yoludur.

Miladi 6. asırda her türlü alçaklığı meşru gören bir zeminde, diri diri kız çocuklarını toprağa gömen, ölmüş babasının hanımı ile yani üvey annesi ile evlenmeyi tabi bir şeymiş gibi gören bir zihniyette, faizin, tefeciliğin, sömürünün, köleliğin hüküm sürdüğü bir dünyada, güçlü olanın zayıf olanı ezip bitirdiği bir yerde, şeytanın bir hastalığı olan asabiyetin çok normal bir hale geldiği bir zamanda, tek başına ve 40 yaşında söz söylemeye başlayan Hz. Muhammed’in (sav)23 yılda geldiği nokta birilerinin masa başında ürettiği bir hayal mahsulü, bir efsane, hâşâ bir masal değildir, bir hakikattir, bir gerçektir. Tarihte bir kez olan, bir daha olur; tarih 23 yılda insanlık ufkunun bu kadar yüceldiğini yazdıysa, o gün var olan Roma, Sasani, Mısır ve Yemen medeniyetleri, Medine’de kurulan ve 2500 metrekareyi aşmayan, altında halısı, üstünde çatısı, içinde avizeleri olmayan bir mescidden yönetildiyse ve o medeniyetleri dize getirdiyse, onların karşısında aciz kalmadıysa, o ses ve o seda kendisine yakışır bir biçimde temsil edildiği zaman yine aynı şey olacaktır, yine tüm varlık Muhammedü’r-Rasülullah diyerek hizaya girecektir. Herkes, özellikle de biz yani Müslümanlar şu gerçeği çok iyi anlamalıdırlar ki; “Ya Hz. Muhammed’in (sav)sedası ile yolu ile dirileceğiz, ya da yok olup gideceğiz.”

Çünkü Rabbimiz, O’nu (sav) Rahmeten lil Âlemin/Âlemlere Rahmet olarak, Üsvetü’n Hasene/En güzel örnek olarak gönderdi. Hateme’n-Nebiyyin/Peygamberlik silsilesinin son halkası, mührü olarak, tebyin, tebliğ, talim, tezkiye ve davet alanlarının muallimi olarak gönderdi. Huluki’n Azim/Muhteşem bir ahlakın sahibi olarak ve Mübeşşir/Müjdeleyici, Nezir/ Uyarıcı olarak gönderdi. Ve O’nu (sav) Sirace’n Münir/Aydınlatan bir kandil olarak vasıflandırdı. Böyle olduğu için kulluk yolu O’nunla (sav) yürünür, İlahi Kelam olan Kur’an O’nunla (sav) anlaşılır, hayatın tüm alanları O’nun (sav) rehberliği ile inşa edilir, Cennet ve Cemal’e O’nun (sav) izleri takip edilerek varılır. Şeref, haysiyet, izzet ve onur, varlığın yegâne onuru olan Efendimiz (sav) ile elde edilir ve korunur.

Efendimiz’in (sav) varlığın yegâne onuru olduğuna ve insanlığa nasıl onur kazandırdığına dair gerek Kur’an’dan, gerek hadislerden ve siyerden çok örnekler verilebilir. Biz bu hakikati Kur’an’ın insanın yaratılış serüvenine dair bize anlattığı bir tablo üzerinden anlamaya çalışacağız.

Kerim Kitabımız, daha ilk sayfalarında Bakara Suresi 30-34. ayetlerde insanın yaratılış sürecinden bahseder. Orada, Rabbimiz Meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 2/30) dediğinde; Melekler, bu yaratılışın hikmetini tam anlamı ile kavrayamamış olacaklar ki: “Bizler seni her türlü hamd ile tesbih edip yüceltirken, Sen orada kan dökecek, fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın?” (Bakara, 2/30) demişlerdi. Burada meleklerin bu bilgiye nasıl vakıf olduklarına dair tefsirlerimizde çeşitli açıklamalar yapılır. Ya Rabbimiz onlara olacakları gösterdi, ya melekler önceki bilgilerine dayanarak bunları bildi veyahut iradeli varlıklar olan cinlerin yaptıklarından yola çıkarak bunu söyledi. Melekler böyle deyince Rabbimiz ne dedi? “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!” (Bakara, 2/30) Melekler ise söyledikleri sözün yanlışlığını anlayarak; “Sübhaneke la ilmelenâ illa ma allemtena, inneke ente’l alimü’l hâkim/Ya Rabbi! Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğin bilgilerin dışında bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen Hâkim ve Âlim olansın” (Bakara, 2/32) dediler. Hepimizin çok iyi bildiği bu tabloda Allah’ın bildiği, ama Meleklerin o ana kadar bilmediği şey neydi? Rabbimiz çok iyi biliyordu ki, yarattığı ve irade sahibi kıldığı insanlar içerisinde elbette meleklerin dediği gibi, kan dökecek, ortalığı fesada ve zulme çevirecek olanlar çıkacaktı, hatta böyleleri çoğunlukta olacaktı. Zaten hemen Hz. Âdem’in çocukları ile kan dökülmeye başlayacak, o günden bu tarafa da kan, gözyaşı, feryat, figan, zulüm, haksızlık eksik olmayacaktı. Bugün insanlığın hali hepimizin malumudur. İnsanın olduğu her yerde kan, fesat, bozgunculuk ve sıkıntı var. O zaman melekler söyledikleri o sözde haksızlar mı? Peki, sonuç böyle olmasına rağmen, Rabbimizin bildiği ama meleklerin bilmediği hakikat neydi?

O hakikat şuydu: “Evet, insanın olduğu yerde sıkıntılar olacak, kan dökülecek, haksızlıklar olacak, ama buna rağmen Allah, o insanlık ailesinin içerisinden öylelerini çıkaracaktı ki, onlar tabir caiz ise meleklere parmak ısırttıracak, onları kendilerine hayran bırakacak, söyledikleri o sözlere pişman edecek ve onları gerilerde bırakarak; o rehber ve öncüler beşerin, insanlığın onuru, haysiyeti ve tabii ki iftiharı olacaklardı.

Bu insanlık ailesi içerisinden Hz. Âdem çıktı, beşerin atası oldu. Hata da etti, cennetten dünyaya da gönderildi; ama yine de Safiyullah oldu. Allah’ın tertemiz kulu ve ihsanlarına mazhar olan bir peygamberi oldu. Bu beşerin içerisinden Hz. Nuh çıktı, Neciyullah oldu; Allah’ın rahmeti ile feyizleri ile sevinç buldu. 1000 eksi 50 sene davet adına geçen ömrü melekleri bile kendine hayran bıraktı. Bu beşerin içerisinden Hz. Musa çıktı, Kelimullah oldu. Allah kendisi ile konuştu, meleklerin elde edemediği bir güzelliği, ihsanı elde etti. Bu beşerin içerisinden Hz. İbrahim çıktı. Halilullah oldu. Allah’ın dostu oldu. Hayatı ile kameti/duruşu ile melekleri söyledikleri o sözlere pişman etti. Ateşe atıldı, hicreti kaderi bildi, Firavun’un önünde izzetle durdu; hanımlarının imtihanlarına katlandı, gencecik hanımı Hacer’i, kundaktaki yavru İsmail’i toprağında ot bitmeyen bir coğrafyaya bırak diyen Rabbinin emrine “lebbeyk” deyip icabet etti. Yine melekleri kendine hayran bırakan bir tablo ile eline aldığı keskin bıçağı İsmail’in naif boynuna uzattı. Bunca işi yapan bir beşerdi; yaptıklarıyla Allah’a dost olan bir beşerdi. Yine beşerin içerisinden, beşer takatini zorlayan bir durum ile babasız olarak Hz. İsa çıktı. Ruhullah/Kelimetullah oldu. Allah’ın ruhu, kelimesi diye isimlendirildi. Az yaşadı, ama çok işler yaparak gitti.

Ve beşerin içerisinden beşer sultanı olan Habibullah, Bu ifadelerin kaynağı konusunda hadis külliyatımızda birkaç rivayet vardır. Onlardan biri Efendimiz’in (sav) şu hadisidir: “İbrahim Halilulah, Allah’ın dostu, Musa, Safiyullah, Allah’ın seçkin kulu, ben ise -Allah’ın bana bir ihsanı ve bir ikramı olarak- Habibullahım, Allahın sevgilisiyim.” (Darimî, Mukaddime, 8; Tirmizî, “Menakıb”, 1)

Allah’ın sevgilisi çıktı. O insanlığın en kâmil hali idi. O insanlığın meyvesi idi. Tohum Hz. Âdem, meyve Hz. Muhammed idi. Her şey O’nun için, O da Allah içindi. 23 yıllık peygamberlik hayatında melekleri hep kendine hayran bıraktı. Öyle noktalara, seviyelere erişti ki, son sınır anlamında Sidretü’l-Münteha noktasında: “Bundan sonra yollar senindir Ya Rasülullah! Bana verilen izin buraya kadar, buradan sonrası senindir” diyen, vahyin emin meleği olan Cebrail’i bile geride bıraktı. İşte Peygamberler ve o ailenin son mührü olan Efendimiz (sav) ve onların yollarını takip eden sadıklar, şehitler ve salihler bu yönü ile beşerin onurunu yükselten, haysiyetini kurtaran, izzetini tesis eden rehberler oldular.

Efendimiz’in (sav) insan onurunu nasıl yücelttiğine dair yüzlerce örnek içerisinden verilebilecek en önemli örnek hiç şüphesiz Veda Haccı’ndaki, hutbeleridir. Bugün elimizde tek bir hutbe şeklinde bulunan ve adına Veda Hutbesi denen, Efendimiz’in (sav) İslam dönemindeki tek ve son haccı olan Veda Haccı’nda, Arafat, Mina ve Müzdelife’de parça parça verdiği hutbelerin bir araya getirilmiş şeklidir. Efendimiz (sav) karşısında duran 100 bini aşkın Mümin ve Mümineye zaman zaman Ashabî/Ey Ashabım diye hitap etmiş, zaman zaman tüm insanlığı muhatap alarak “Ya Eyyühe’n-Nas/Ey İnsanlar” diye konuşmuştur. Söylediği sözler, sesi çok gür olan, Rebia b. Ümeyye b. Halef ve diğer birkaç sahabî tarafından tekrarlanarak, insanların duyması sağlanmıştır. Kelime, kelime, cümle, cümle incelenmesi gereken bu önemli hutbenin, insan onurunu muhafazası adına verdiği mesajlara bakarsak, şu 10 temel mesajı görürüz.

1- İnsana onur kazandıran en önemli şeyin kulluk olduğu gerçeği

“Rabbiniz birdir… Allah’tan korkun ve yalnızca O’na kulluk edin.”

2- İnsan onurunu zedeleyen asabiyetin yerilmesi

“Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem’de topraktan yaratılmıştır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arab’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takvadadır.”

3- Canın, malın, namusun mukaddesliği

“Canlarınız, mallarınız, namuslarınız mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur… Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin… “

4- Kadınların haklarının gözetilmesi

“Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır… “

5- Haksız kazancın önlenmesi

“Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcun aslını vermek gerekir… Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız… Kaldırdığım ilk faizde amcam Abbas’ın faiz alacağıdır. “

6- Kan davalarının sonlandırılması

“Cahiliye devrinde güdülen kan davaları tamamen kaldırılmıştır… İlk kaldırdığım dava amcamın oğlu Rebia b. Hâris’in kan davasıdır. “

7- Suçun şahsiliği

“Baba oğlunun, oğul babanın suçundan sorumlu tutulamaz…”

8- Tüm haklara riayet edilmesi

“Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz başkasına helal değildir…”

9- İnsanın kendi nefsine hürmet etmesi

“Nefsinize zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır…”

10- Hakikatin ve iyiliğin temsil ve tebliğ edilmesi

“Ey İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne dersiniz?” Ashabı kiram hep birden: “Şahadet ederiz ki, Allah’ın dinini tebliğ ettin, görevini hakkıyla yaptın, bize nasihat ve vasiyette bulundun”, dediler. Rasülullah (sav) mübarek şahadet parmağını göğe doğru kaldırdı, cemaat üzerine çevirip indirdikten sonra üç defa: “Şahid ol Ya Rab! Şahid ol Ya Rab! Şahid ol Ya Rab!” buyurdu.

Bu 10 temel maddede Efendimiz (sav) tüm insanlığa, insan onurunun tesis ve muhafazası noktasında çok önemli uyarılarda bulunuyordu. Efendimiz’in 23 yıllık iman mücadelesinin bir özeti olan bu hutbeler, yine 23 yıllık süreçte söylediği onlarca söz, attığı onlarca adım, gönderdiği davet mektupları, yaptığı antlaşmalar, dünyanın ilk yazılı anayasası olan Medine Vesikası ve O’nun nübüvvet öncesi içerisinde bulunduğu “şimdi de davet edilsem yine giderim” dediği Hılfü’l-Füdûl yani Erdemliler Harekâtı ya da Faziletliler Birliği dediğimiz o önemli adım, bunların hepsi insan onurunun tesis ve muhafazası adına yapılan işlerdir.

İşte bu hakikatten dolayı İslam âlimlerimiz, gerek Kur’an’ın bu konu ile alakalı beyanlarını, gerek Efendimiz’in (sav)beyan ve adımlarını alt alta koyarak dinin amacının, ne olduğu konusunda Zarûrat-ı Hamse ya da Külliyat-ı Hamse denen, beş temel ilkenin korunmasına yönelik olduğunu beyan etmişlerdir. Makasidü’ş-Şâri/Dini gönderenin maksatları şeklinde de ifade edilen bu beş temel ilkeyi ilk kez kimin tespit ettiği tartışılmışsa da, İmam Gazali’nin veya İmam Şatibi’nin söylediği dillendirilmiştir.

Nedir bu beş temel ilke?

1- Can Emniyeti

2- Din Emniyeti

3- Akıl Emniyeti

4- Nesil Emniyeti

5- Mal Emniyeti

Tabi bu sıralama konusunda ihtilaflar olmuştur; kimine göre din emniyeti en önde olması gerekir, kimine göre akıl; kimine göre akıl en sonda olması gerekir, nesil üçüncü sırada; ancak biz böyle bir sıralamayı daha uygun gördüğümüz için bunu tercih ettik. Bu beş şey zarûrat-ı hamse, olması, sağlanması, korunması zaruri olan şeylerdir. Hiç kimse ne adına olursa olsun bu emniyet alanlarını ihlal edemez, eden Allah katında mesul olur.

Bugün modernizmin dünyaya telkin etmeye çalıştığı, sınırsız özgürlük hayali, aslında bu emniyetlerin ihlali üzerine kurulmuştur.

Önceki Makale

Dua, Dua , Dua

Sonraki Makale

Sabır ve Namaz

Yorum yaz

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bültenimize abone olun

En son yazıların doğrudan e-postanıza iletilmesi için e-posta bültenimize abone olun.
Saf ilham, sıfır spam ✨
Bizimle İletişime Geçin