İletişim çağındaki iletişimsizliklerimizin altında yatan ve birçoğumuzun görmezlikten geldiği en büyük sorun, egolarımızın gölgesinde yeşerttiğimiz ön yargılarımız ve benlik havuzundaki tabularımızdır. Bu duvarlar insanoğlunun heva ve heves harcı ile örmüş olduğu, arzu ve istek tuğlalarıyla inşa etmeye çalıştığı, kendisinden başka hiçbir canlının özgürlük alanını gözetmeksizin kurguladığı hayali hudutlardır.
Hevasını ilâh edinen kişiyi gördün mü? Yoksa sen mi ona vekil olacaksın? ( Furkan/43 )
Heva hudutlarını kendine kalkan edinen insanoğlu için artık hayat; kendisinden başka hiçbir canlının önemsenmediği, kendi doğru ve yanlışlarının geçerli olduğu, başka fikir ve duyguların yalnızca ayak bağı olacağı ve her ne olursa olsun kendi çıkarlarının mutlaka korunması gerekliliğiyle birlikte sürdürdüğü, kapalı bir kutudan ibarettir.
Bu halin diyagramını sebepleri ile ele aldığımızda karşımıza çıkan tablo ise; kişinin yetersizliğini/bilgisizlik ve beceriksizliğini, doğru kabul ettiği bir takım gerekçelerle örtmeye ve gizlemeye çalışması fikri ortaya çıkmaktadır. Ön yargı dediğimiz erken uyarı sistemi de burada devreye girmektedir. Nefsini ilah edinmiş insanın iç dünyası, dışarıdan gelecek hakikatlere kapalı olduğu gibi, hatasızlık/müstağnilik vasfını da kendisine atfetmekten geri durmamaktadır. Bu durum kişiyi, karşılaştığı tüm olaylara nefsi/heva ve hevesi ile karar verip hareket etmesine ve hayatı boyunca kendi iç dünyasına hizmet eden bir duruş sergilemesine sebep olmaktadır.
Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu.( Bakara/34 )
İblisin, Allah’ın daveti karşısında sergilediği ön yargılı ve kibirli tutumu, bizlere bu davranışın ne kadar eski ve ne kadar yanlış olduğunu göstermektedir. Öyle ki iblisin, yaratıcısının çağrısı/emri ve yönlendirmesi karşısında, sebebini ve gerekliliğini bilmeden nefsine/hevasına uyması ve Allah’ın kendisine lütfetmesiyle sahip olduğu halini, kendine ait bir üstünlük görerek hareket etmesi, bugün birçoğumuzun Rabbimizin emirleri karşısında sergilediği “ amalar/lakinler “ arkasına sakladığı, “ben böyleyim-huyum bu değişemem” olarak ısrar ettiği son derece yanlış ve vahy dışı hallerimizdendir.
Dünyanın dört bir tarafında kurmuş olduğu beşeri sistemlerini, insanları daha fazla sömürmek ve kontrol altında tutmak için inşa eden dünyaperest baronların en etkili ve en tesirli silahlarından biri ise yine bencillik ve bencilleştirilmiş bir toplum olduğunu görmekteyiz. Böl parçala yönet metodolojisini silahlaştıran global resetçilerin, kişiselleştirmeye çalıştıkları dünyalarımızda bize özgürlük alanı yerine, figüranlaştırılmış bir hayat tasarlamaktadırlar. Her bireyin ön yargılarıyla müdafaa ettiği, heva ve hevesleriyle belirlediği yaşamsal fonksiyonları, aslında nefsin kamçılanarak peşinde koştuğu, kapitalist ve seküler arenanın tuzaklarındandır.
Bu realite İslam’ın şiarlarının korunmasına ve ümmet olma bilincini de derinden etkilemektedir. Öyle ki İslam’ın sinelerimize ektiği en değerli tohumlardan biri olan vahdet, maalesef vahyin şemsiyesinden uzaklaşarak/uzaklaştırılarak benlik bataklığına batmış Müslümanların, bir bine olan tahammülsüzlüğü ve kibri ile zarar görmeye devam etmektedir.
İletişimlerimizdeki uzaklaşmalar, ortak bir amaç uğruna yaşama ve yaşatma sevincimizi de elimizden alırken, bugün bizler neden havuzundaki birçok sorunun cevabının aslında kendi iç dünyalarımızdaki benlik duygusu ve nefislerimizin ben olma çabası ile doğru orantılı olduğunu kabullenmeliyiz.