Yaklaşık 7 Milyar insanın yaşadığı yer kürede, renklerimizin ve dillerimizin farklı olmasının, ırkdaş olmamıza ya da bir arada yaşamamıza bir engel olmadığını/olamayacağını kavrayamayan bizler, kavmiyetçilik putu ile yönetilen, milliyetçilik naraları ile sürüleştirilen ve atalarımızın geçmişte yapmış olduğu hatalar zinciriyle kontrol altında tutulan bireyler olarak yaşantımıza devam etmekteyiz.
Toplumsal huzursuzluk ve öğretilmiş çaresizlik başlıca hastalıklarımız olarak kayıtlara girerken, ötekileşme ve tefrika tohumları milletlerin genlerine ve gelecek nesillerine acımasızca enjekte edilmektedir. Bugün birçok ülke çıkarları uğruna adaletsiz ve amansızca savaş pozisyonu alırken, milletler arası kaos ve cedelleşmeler her geçen gün artmakta, 3. Dünya Savaşı senaryoları birçok ülke tarafından kabul görmeye başlamaktadır. Resmi kayıtlara göre 193 ülkenin yer aldığı yeryüzünde, yenidünya düzeninin kurucu baronları tarafından bu sayının iki katı olarak hesaplanması, birçok ülkenin parçalanacağı belki de tamamen yok olacağı anlamına da gelmektedir.
Dünyanın sürüklendiği ve çıkmak yerine daha çok battığı ırkçılık bataklığında, ümmet olarak ne durumdayız, neredeyiz, kiminleyiz ve kime karşıyız? İslam’ın bize öğrettiği barış ve esenlik şiarlarını, birlik ve beraberlik sütunlarını, kuşatıcılık ve kaynaşma prensiplerini yeteri kadar koruyabiliyor muyuz? Yeteri kadar uygulayabiliyor ve duyurabiliyor muyuz? Yoksa önümüze konulan tefrika ve ayrımcılık akımına, böl, parçala, yönet sistemine, bencillik hastalığına yenik mi düşüyoruz?
Hepimiz çok iyi biliyoruz ki; Alemlerin Rabbi olan Allah, İslam’ı bir kavmin, bir grubun ya da bir milletin tek eline, kontrolüne, idaresine ve iradesine bırakmamıştır. İslam, tüm insanlığın davet edildiği, tüm insanlık için her coğrafya ve kültürde yaşama imkanı sağlayan ortak bir yaşam biçimidir. İslam, ötekileşmelerin, tefrikaların, kitlesel keşmekeşlerin panzeri ve insani değerlerimizi tekrar kazanmamızı katkı sağlayacak tek sistemdir.
Tüm bu verilere ve ilahi mesajlara rağmen, birlik olup bir arada olmanın, yardımlaşmanın, paylaşmanın ve insan olmanın o dayanılmaz hazzını/lezzetini unutan/unutturulan bizler, sinelerimize ekilen ayrılık nifağını defetmediğimiz sürece, aradığımız, umduğumuz ve beklediğimiz huzura kavuşamayacağımızı asla unutmamalıyız.
Yüz yıllardır firavun sisteminin savunucuları tarafından insanoğlunun üzerine kabus gibi çökerek uygulatılan ve dayatılan paket programların; benliğimizde, inancımızda, kültürümüzde, birlik-beraberliğimizde oluşturduğu tahribatın etkilerini/yankılarını nesilden nesile taşımaktayız. Tüm bu yaşananlar karşısında ümmet olarak son derece ağır bir fatura ödeyen bizler, gaflet/zillet/duyarsızlık ve zulmün hiç eksik olmadığı toplumlar haline dönüştürüldük.
Bizler İslam’ın sancaktları ve Muhammed sav’ın varisleri olarak üzerimizdeki ölü toprağını atmasını bilmeli, vahyin gölgesinde bir araya gelerek “ BİZ “ olabilmeliyiz. Bir gün yeryüzüne huzur ve barış gelecekse, insanlık hak ettiği değeri tekrar kazanacaksa, bu yalnızca İslam sayesinde ve İslam ile gerçekleşecektir.
Ve Allah’a Onun Elçisine duyarlık ve bağlılık gösterin; ve sakın birbirinizle çekişmeye girmeyin, yoksa yılgınlığa düşersiniz; cesaretiniz sönüverir. Ve zor durumlarda sabır gösterin: çünkü Allah, gerçekten, zorluğa göğüs gerenlerle beraberdir.(ENFAL Suresi 46. ayet meali)
Hiçbirimiz HEPİMİZ kadar güçlü değiliz..