İlahi davete red, Beşeri çağrılara icabet

Din, rasyonel bir olgudur. Muhatabını zahir ile buluşturup yaşatarak, gayba ve ahire inanmaya davet eder. Bu daveti, ilahi mesajların rehberliğinde insanların hayatlarında gerçekleşen, yaşanan ve yaşanacak olan, sebep-sonuç ilişkisinin erken uyarı sistemi olarak da algılayabiliriz. Nitekim vahyin bütüne baktığımız da yaratıcımız bizleri ne yaparsak ne ile karşılaşacağımızı ve hangi konulara hangi oranda ne denli dikkat etmemiz gerektiğini ayrıntılı bir şekilde açıkladığını görebilmekteyiz.

Bu (Kur’ân) insanlar için bir açıklama, Allah’dan gereğince korkanlar için doğru yolu gösterme ve bir öğüttür. (Ali imran/138)

Böyle bir uyarı ve davet karşısında, insanoğlunun vurdumduymazlığı ve nefsi meşguliyetlerinin her geçen gün artması son derece düşündürücü bir hal almaktadır. Öyle ki milyonlarca insan daha bu uyarının muhatabı olduğunun farkında bile olmadan varoluş ve yok oluş arasında sürüklenmektedir. Bu durum beraberinde akıllara şu soruyu getirmektedir;

(Hâl böyle iken) nereye gidiyorsunuz? ( Tekvir/26)

Evet, gerçekten bu gidiş nereye ? Yaşantısını heva ve hevesleri üzerine inşaa eden insanoğlunun dünyanın cazibesi ve çekiciliği karşısında ki hayati ve yaşamsal seçimleri genellikle dar zamanlı ve kişisel odaklıdır. Kendisine çizdiği yol, katettiği mesafeler ve ulaşmak istediği hedeflerinin yörüngesinde insani ve imani değerlerini kaybederek, hiçliğe hapsolmuştur insan.

Aslında insanoğlu gerçeği gösteren tüm aynalara küsmüştür. Benliğine, fıtri ve vicdani biyografisine sırtını dönerek; nefsinin ve egosunun getirilerine kucaklamış ve varlık aleminde ki değerini/itibarını kaybetmeye başlamıştır. Bu durum, ırkımızın kronik, hayati ve ahiri önem taşıyan bir hastalığıdır. Hastalığın belirtileri sekülerleşme ve hastalığın tedavisi ise tabiki Kur’an ve sünnettir. Çünkü Rabbimiz yüce kelamını bizlere şu şekilde tasvir etmektedir ;

“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.”(Yunus/57)

Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar ebedî başarı ve mutluluğa erenlerin tâ kendileridir. ( Nur / 52 )

Hastalığımız ve tedavimiz apaçık ortadadır. Reçetesi ve tedavisi belli olan bir hastalığın tedaviye yanıt vermesi ancak icabet, teslimiyet, ihlas ve sadakat ile mümkün olacağını da unutmamak gerekir. Fakat insanlar nefislerine yakın olan reçeteyi ve tedavi yöntemini tercih etmektedir.

“ İlahi davete red, beşeri çağrılara icabet”  işte temel sorunumuz budur.

Ve şunu kesinlikle unutmamak gerekir ki rasyonel bir din anlayışını, ferdi ve ruhbani bir kalıba sokarak, geleni köleleştiren, gelmeyeni dinsizleştiren hiçbir düşünce yapısı İslam’ın sınırları içerisinde kendisine yer bulamayacaktır.

Çünkü;

Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır (Ali imran/85 )

Bizleri İslam ile şereflendiren Allah’a hamd olsun..

Önceki Makale

Hiçbirimiz hepimiz kadar güçlü değiliz ( vahdet )

Sonraki Makale

İman, akıl ve dünya

Yorum yaz

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bültenimize abone olun

En son yazıların doğrudan e-postanıza iletilmesi için e-posta bültenimize abone olun.
Saf ilham, sıfır spam ✨
Bizimle İletişime Geçin